Milli Birlik

Gönderen Konu: TÜRKLERDE İSTİHBARAT TEŞKİLATLARI ( TEŞKİLAT-I MAHSUSA , YILDIZ İSTİHBARAT )  (Okunma sayısı 703 defa)

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
  Sabırla okumanız dileğiyle ...

 Aslında konuya nereden başlayacağımı bilemedim . Eski Türk devletlerindeki faaliyetler ve yöntemler olsun , Teşkilat-ı Mahsusa oslun , Yıldız İstihbarat olsun hepsi çok geniş konular . En baştan başlamak doğru olur aslında .

 Eski Türk'lerde ilk başta daha çok istihbarata ( çaşut'lara yani çinli casuslar ) karşı koyma ile başlanmış sonralarda
istihbarat faaliyetleri başşlamış . İstihbart faaliyetleri genelde seyyahlarla , tüccarlarla , din adamlarıyla yapılmış .
Şu yazıyla başlayalım konuya .

 Binlerce yıllık Türk tarihinde kurulduğunu bildiğimiz büyük-küçük  birçok devlet veya  imparatorluğun bağımsızlıklarını koruyabilmek için ismi ne olursa olsun sonuçta istihbaratla uğraşan basit veya gelişmiş teşkilatlara sahip oldukları muhakkaktır.

 

 Bütün milletlerde olduğu gibi Türklerde de istihbarat ve istihbaratçılarla ilgili kavramlara rastlamaktayız. Türkler devletlerinin temel düzenini yıkmaya, devleti ortadan kaldırmaya, milleti esir etmeye çalışan casuslara “çaşıt-çaşut” derlerdi. İhbar işine ise “çaşutlama” derlerdi. Göktürk yazıtları ile yazılmış Türkçe yazılarda haberci, için “sabçı” denmiştir.

Türkler devletler arasında gidip gelen kağan elçilerine şimdiki gibi “elçi” derlerdi. Oğuzlar, aileler arasındaki elçi ve habercilere “yazıkçı-salıkçı” derlerdi. Aynı zamanda bu katip demekti.

Yine adi  haberci ve casuslara ise “körüg, tıl(dil), tıgrak”da  derlerdi. Türklerde “çabar, çapar”sözleri de kurye ve elçi demekti. Diğer taraftan eski Türklerin “kılağuz” “yirçi”dedikleri kılavuzlar, devlet ve ordu içinde çok önemli rol oynuyorlardı. Bu kişiler, çok gezmiş ve çok görmüş kimselerdi. Ayrıca fevkalade askerlik bilgisi ile, idari tecrübeye de sahip idiler. Askeri kılavuzlara “yi(e)zek” denirdi.

    Casusluk yapmadıkları sürece elçilere dokunulmazdı. Şüpheli hareketleri görülen yabancı temsilciler hapse atılır veya ülkenin uzak bir yerinde belirli bir zaman için, ikamete memur edilirdi. Bu durum elçilerin casusluk faaliyetlerinde de bulunduklarının bir göstergesidir.

 Çinlilerin Hun ve Göktürk imparatorlukları içinde ve Bizans’ın Batı Hun imparatorluğunda yoğun casusluk faaliyetleri görülmüştür. Bunlarla çok uğraşılmış, mesela İmparator Rua, Hun topraklarında tacir, seyyah, oyuncu kisvesi altında, halkı isyana kışkırtan Bizanslıların memlekete girmesini yasaklamış ve bunu yaptığı antlaşmada bir madde olarak belirtmişti. Çinliler Türk devletlerini çökertmek için bilhassa Türk hükümdar ailesi üyelerinin ve idarecilerin aralarını açarak birbirlerine düşürmeğe büyük ehemmiyet vermişlerdir. Yazılı antlaşmalara bile riayet etmeyen Bizans’ın iki yüzlülüğü Türk Şad’ı tarafından elçilerinin yüzlerine vurulmuştu. Sasaniler de hile ile Türk elçilerini öldürüyorlardı. Ruslar da aynı şeyi yapıyorlardı. Çinliler antlaşmalara rağmen Hunları aldatmaya çalışmışlardır.

Hunlarda elçilere karşı sıkı tedbirler alındığını ve hakanın yanına girerken, iyice arandığını biliyoruz.

 Bu durum, Hunların Çin’in casusluk faaliyetlerine karşı tedbirli olduklarını göstermektedir.     

     Eski Türkler dikkatli ol anlamına gelen bir deyimle her an için, “sak” yani uyanık ve dikkatli olmak zorunda idiler. Bugün de Anadolu’da “seh dur”tabiri vardır. Baskın ancak karşı baskınla durdurulabilirdi. İşte bu sebeplerden dolayı boylar ve hatta küçük aileler uyurken bile “kargu” yani gözcüler ile “yelme” denen öncüler çıkarmak zorunda idiler.

 Türkler ülkelerini emniyette tutmak ve ani baskınları önlemek üzere, etrafa gözcüler dikerler ve uygun yerlere, erken haber almayı sağlayan, içinde daimi nöbetçilerin bulunduğu Kargu-karguy- (ateş kuleleri) inşa ederlerdi.

  Casusluğun ilk örnekleri sayılabilecek  “çaşıt”lar genellikle din adamları idi. Bunlar ya Çin din adamları, ya da Hindistan da doğup büyüyen ve doğuya doğru yayılan Buda dinine mensup din adamları idi. Bunların görevi Türk topluluklarına kendi inançlarını benimsetmek, özellikle yöneticileri elde ederek toplumda sarsıntılar yaratmak, sonra onu için, için eritip yutmaktı. Çinli rahipler, Türkler arasına girer, seyyah  gibi davranır, bir yandan dinlerini yaymaya çalışırken, diğer yandan da Türk toplumunun genel yaşayışı, gelenekleri, insanların birbirleri ile ilişkileri ve  güvenlik konularında  bilgi toplarlardı. Daha sonra bunları “Seyahatname” biçiminde düzenleyerek hükümdarlarına sunarlardı. Bu şekilde Çinlilerin Hunlar arasına soktukları bilinen ilk seyyah ve casus Chang-Chien’dir. Chang-Chien M.Ö. 138 yılında Hunlar arasında geziye çıkmış ve 13 yıl dolaştıktan sonra topladığı bilgileri Çin hükümdarına rapor halinde sunmuştur.

  Daha sonraları Türklerin Hindistan, İran ve Hıristiyan dünyası ile komşu olmaları üzerine yeni, yeni casuslarla uğraşmak durumunda kaldıklarını görüyoruz. Batı Hunları Avrupa içlerine kadar ilerleyince, Bizans ile Roma’dan elçi ve din adamı gibi özel görevlerle Atilla’ya casuslar gönderilmiştir. Atilla’nın  Roma üzerine yürüyüşü sırasında birden bire savaşa ara vermesini, kesin sonuç alınmadan savaşı bırakmasını, Papanın gönderdiği casuslar aracılığı ile başardığını, Atilla’yı savaştan vazgeçirdiğini  eski kaynaklar ifade etmektedirler. Yine Atilla’nın çadırında kalan, onun özel hayatını anlatan ve Hunlarla ilgili doğru bilgiler veren Bizans tarihçisi Priskos’ta bu casuslardan birisi olsa gerektir.

  Türk tarihinde  sürekli casusluk faaliyetlerine maruz kalan ve sonrada ortadan kaldırılan devletlerden biri de Göktürklerdir. Ötüken’de 552-745 yılları arasında yaşayan bu devlet Çinlilerle komşudur. Göktürklerin gelişmesi ve çevresindeki toprakları ele geçirmeye başlaması Çinlileri ürkütmüştür. Çin hükümdarı iyi bir casus olan bakanlarından Cang-Sun-Çing aracılığı ile Göktürk ülkesine casuslar sokmuş ve Kağan ile yakınları arasına fitne sokarak aralarında kavga çıkartmıştır. Bu kavga sonucu devlet 582 yılında ikiye ayrılmıştır.

  Casusların yıkıcı faaliyetlerine  Göktürkler gibi Uygurlarda maruz kalıyordu. Uygurlar içine giren bu casuslar dinî ve siyasi yönden toplumu sarsarak parçalamaya çalışıyordu. Yalnız bu casuslar daha önceden olduğu gibi sadece Çin’li değildi. Aralarına Moğol, Kırgız, İranlı ve Müslümanlar da katılmıştı. Hint ve İslam dünyasından gelenler misyoner-dinî amaçlı; Kırgızlar ise tamamen siyasi amaçları için faaliyette bulunuyorlardı. Uygurlardan başka batıya göç etmiş Türk kavimlerinden Avar, Bulgar ve Macarlar da  daha çok Hıristiyan casusların propagandalarına maruz kalmışlardır. Papanın emrindeki bu casuslara bilahare Bizans casusları da katılmıştır. Bizans casusları seyyah ve elçi kisvesinde görevlerini yapmaktaydılar.       

  Yabancıların Türklere karşı yürüttükleri casusluk faaliyetleri ile ilgili daha bir çok misal bulunmaktadır. Ancak bu misalleri çoğaltarak daha fazla uzatmaya gerek yoktur. Dikkat edilirse verilen misallerde daha çok yıkıcı-bölücü istihbarat faaliyetlerine Türklerin maruz kaldığını görüyoruz. Kaynaklarda geçen Çaşıt ve Çaşıtlama ve daha bazı casusluk ve istihbarata ait kavramlardan, Türklerin de bu konularda bilgi sahibi olduğunu çıkarıyoruz. Ancak eski Türklerin kendilerine karşı yapılan casusluk faaliyetlerine nasıl bir karşılık verdiklerine dair pek bilgi bulunamamıştır. Ortaçağda Karahanlı ve Gaznelilerle birlikte Türklerde istihbarat ve istihbarat teşkilatları ile ilgili bilgilerimiz daha da netleşmeye başlamaktadır. Özellikle Ortaçağın büyük bir bölümüne  damgasını vuran Büyük Selçuklu Devleti’nde ise istihbarat teşkilatı ve istihbaratçılık ile ilgili kaynaklarda bir çok bilgi bulunmaktadır.




« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 03:38:21 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Selçuklular ile devam edelim ...


GİRİŞ

 

             Bir  devlet için istihbarat ve istihbarat teşkilatları  son derece önemlidir. Türk istihbaratçılığının gelişimini ortaya koymadan önce istihbarat nedir sorusunun cevabını vermek lazımdır. Lügat manası “bir kimse, bir şey hakkında toplanan bilgi, haber veya haberler, duyulan şeyler, haber alma”şeklindedir. Ancak istilahi manası veya bugün teknik olarak kullanılan anlamı farklıdır. Buna göre “istihbarat haberlerin işlenmesi sonucu üretilen bir ürün veya bilgidir. Bir başka ifade ile istihbarat, planlama, araştırma, deliller toplama, çeşitli akli ve tecrübi, ilmi metotlar ile onları değerlendirip bir sonuç elde edip kullanma faaliyetlerini içine alır.”[1] Veya “İstihbarat yabancı bir ülkenin bir veya birden fazla yönüne ait sağlanabilmiş bilgilerin bir araya toplanması, kıymetlendirilmesi, birleştirilmesi tahlil ve yorumunun sonucu elde edilen hasıladır.”[2]  Bazen “haber alma” istihbarat kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak bu ifade  istihbarat kavramını yukarıdaki tarifler de dikkate alındığında, açıklamaktan çok uzaktır. Haber istihbaratın sadece bir malzemesidir. Zira istihbarat merkezine ulaştırılan haberler kaynağın güvenilirliği ve muhteva yönünden kıymetlendirilirler. İstihbarat faaliyetini besleyen haberlerin büyük bir kısmı günümüzde açık kaynaklardan elde edilir. Zaman, zaman istihbarat ile casusluk da birbirinin yerine kullanılmaktadır. Casusluk istihbarat faaliyetlerinde ihtiyaç duyulacak bazı özel malumatı elde etmek üzere gizli ve korunan kaynaklara ulaşmak için başvurulan yoldur. Bu faaliyet sonucu elde edilecek haberler istihbarat faaliyetini besleyen malzemenin çok az bir kısmını teşkil eder. Yani casusluk istihbarat faaliyetinin geniş kapsamı içinde küçük bir yer tutar. 

          Geleceği görebilmek, muhtemel sorunlar hakkında önceden bilgi sahibi olmak, olayların perde arkasına uzanabilmek, ancak sağlıklı istihbarat üretimi ile mümkün olabilir. Tarih boyunca  istihbaratın lüzumu üzerinde bir çok devlet adamı ve asker kişiler durmuşlardır. Nitekim günümüzden 2500 sene evvel yaşayan Çin’li bilge Sun-Tzu “..istihbarat savaşın en önemli unsurudur. Çünkü ordunun kazanması, sağlam bilgiler almasına bağlıdır...Bu yüzden ordunun iyi işleyen beyinlerinden casusluk amacıyla yararlanmak ve onlar aracılığı ile önemli sonuçlar elde etmek, ancak akıllı bir devlet adamının, ileri görüşlü bir generalin başarabileceği şeydir.”[3] der. 19. yüzyıl Fransız devlet adamı ve büyük asker Napolyon’da yüzyıllar sonra Sun-Tzu’yu teyit eder mahiyette istihbarat ve istihbaratçının önemini “bir casus yerinde ve zamanında, cephedeki binlerce askere denktir” “İnanın bana, savaşların sonuçları incelendiğinde topçunun, süvarinin,  piyadenin kahramanlıkları, casusların şu göze görünmez, lanetli ordusu yanında hiç kalır!” sözleriyle gayet veciz bir şekilde açıklamıştır.[4] Daha sonraki kuşaktan olan meşhur istihbaratçı Gehlen ise, Adenaur’a vermiş olduğu bir muhtırada istihbarat servisinin önemini“bağımsız bir ulusun siyasal davranışlarının dayandığı materyallerin en önemli kaynaklarından biri istihbarat servisidir”[5] şeklinde açıklamaktadır.

         Tarihin en eski devirlerinde, en küçük insan topluluklarında bile istihbarat işi vardır. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak  basitten karmaşığa doğru istihbarat elde etmede ve bu işi yapan teşkilatlarda da büyük gelişmeler olmuştur. Son yüzyıllarda savaşın anlamı çok genişlemiştir. Dolayısıyla istihbaratın manası da genişlemiş, yani istihbarat toplanması gereken alanlar da çoğalmıştır. Devletlerin siyasi, askeri, ekonomik, teknolojik, stratejik, iç ve dış güvenliğe yönelik istihbarata ihtiyaçları vardır. Bu işi yapacak ve ülkenin istifadesine sunacak istihbarat teşkilatına sahip olmak da kaçınılmaz bir zarurettir. Kuvvetli bir istihbarat teşkilatı bir ülkenin, bir milletin gözü, kulağı, doğru ve lüzumlu bilgi dağarcığıdır. XIX. Yüzyıla gelinceye kadar konu daha çok askeri casusluk şeklinde anlaşılmış ve uygulanmıştır. Casusluk anlamında istihbaratçılığın  tarihi  eski olmasına rağmen bugünkü manada teşkilatlanması oldukça yenidir.

       

             



 

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
ESKİ TÜRKLERDE İSTİHBARATÇILIK :

Binlerce yıllık Türk tarihinde kurulduğunu bildiğimiz büyük-küçük  birçok devlet veya  imparatorluğun bağımsızlıklarını koruyabilmek için ismi ne olursa olsun sonuçta istihbaratla uğraşan basit veya gelişmiş teşkilatlara sahip oldukları muhakkaktır. Bütün milletlerde olduğu gibi Türklerde de istihbarat ve istihbaratçılarla ilgili kavramlara rastlamaktayız. Türkler devletlerinin temel düzenini yıkmaya, devleti ortadan kaldırmaya, milleti esir etmeye çalışan casuslara “çaşıt-çaşut” derlerdi. İhbar işine ise “çaşutlama” derlerdi. Göktürk yazıtları ile yazılmış Türkçe yazılarda haberci, için “sabçı” denmiştir.[6] Türkler devletler arasında gidip gelen kağan elçilerine şimdiki gibi “elçi” derlerdi. Oğuzlar, aileler arasındaki elçi ve habercilere “yazıkçı-salıkçı” derlerdi. Aynı zamanda bu katip demekti.[7] Yine adi  haberci ve casuslara ise “körüg, tıl(dil), tıgrak”da  derlerdi.[8] Türklerde “çabar, çapar”sözleri de kurye ve elçi demekti. Diğer taraftan eski Türklerin “kılağuz” “yirçi”dedikleri kılavuzlar, devlet ve ordu içinde çok önemli rol oynuyorlardı. Bu kişiler, çok gezmiş ve çok görmüş kimselerdi. Ayrıca fevkalade askerlik bilgisi ile, idari tecrübeye de sahip idiler. Askeri kılavuzlara “yi(e)zek” denirdi.[9]

         Casusluk yapmadıkları sürece elçilere dokunulmazdı. Şüpheli hareketleri görülen yabancı temsilciler hapse atılır veya ülkenin uzak bir yerinde belirli bir zaman için, ikamete memur edilirdi. Bu durum elçilerin casusluk faaliyetlerinde de bulunduklarının bir göstergesidir. Çinlilerin Hun ve Göktürk imparatorlukları içinde ve Bizans’ın Batı Hun imparatorluğunda yoğun casusluk faaliyetleri görülmüştür. Bunlarla çok uğraşılmış, mesela İmparator Rua, Hun topraklarında tacir, seyyah, oyuncu kisvesi altında, halkı isyana kışkırtan Bizanslıların memlekete girmesini yasaklamış ve bunu yaptığı antlaşmada bir madde olarak belirtmişti. Çinliler Türk devletlerini çökertmek için bilhassa Türk hükümdar ailesi üyelerinin ve idarecilerin aralarını açarak birbirlerine düşürmeğe büyük ehemmiyet vermişlerdir. Yazılı antlaşmalara bile riayet etmeyen Bizans’ın iki yüzlülüğü Türk Şad’ı tarafından elçilerinin yüzlerine vurulmuştu. Sasaniler de hile ile Türk elçilerini öldürüyorlardı. Ruslar da aynı şeyi yapıyorlardı. Çinliler antlaşmalara rağmen Hunları aldatmaya çalışmışlardır.[10] Hunlarda elçilere karşı sıkı tedbirler alındığını ve hakanın yanına girerken, iyice arandığını biliyoruz.[11] Bu durum, Hunların Çin’in casusluk faaliyetlerine karşı tedbirli olduklarını göstermektedir.

          Eski Türkler dikkatli ol anlamına gelen bir deyimle her an için, “sak” yani uyanık ve dikkatli olmak zorunda idiler. Bugün de Anadolu’da “seh dur”tabiri vardır. Baskın ancak karşı baskınla durdurulabilirdi. İşte bu sebeplerden dolayı boylar ve hatta küçük aileler uyurken bile “kargu” yani gözcüler ile “yelme” denen öncüler çıkarmak zorunda idiler.[12] Türkler ülkelerini emniyette tutmak ve ani baskınları önlemek üzere, etrafa gözcüler dikerler ve uygun yerlere, erken haber almayı sağlayan, içinde daimi nöbetçilerin bulunduğu Kargu-karguy- (ateş kuleleri) inşa ederlerdi.[13]

             Casusluğun ilk örnekleri sayılabilecek  “çaşıt”lar genellikle din adamları idi. Bunlar ya Çin din adamları, ya da Hindistan da doğup büyüyen ve doğuya doğru yayılan Buda dinine mensup din adamları idi. Bunların görevi Türk topluluklarına kendi inançlarını benimsetmek, özellikle yöneticileri elde ederek toplumda sarsıntılar yaratmak, sonra onu için, için eritip yutmaktı. Çinli rahipler, Türkler arasına girer, seyyah  gibi davranır, bir yandan dinlerini yaymaya çalışırken, diğer yandan da Türk toplumunun genel yaşayışı, gelenekleri, insanların birbirleri ile ilişkileri ve  güvenlik konularında  bilgi toplarlardı. Daha sonra bunları “Seyahatname” biçiminde düzenleyerek hükümdarlarına sunarlardı. Bu şekilde Çinlilerin Hunlar arasına soktukları bilinen ilk seyyah ve casus Chang-Chien’dir. Chang-Chien M.Ö. 138 yılında Hunlar arasında geziye çıkmış ve 13 yıl dolaştıktan sonra topladığı bilgileri Çin hükümdarına rapor halinde sunmuştur. [14]

             Daha sonraları Türklerin Hindistan, İran ve Hıristiyan dünyası ile komşu olmaları üzerine yeni, yeni casuslarla uğraşmak durumunda kaldıklarını görüyoruz. Batı Hunları Avrupa içlerine kadar ilerleyince, Bizans ile Roma’dan elçi ve din adamı gibi özel görevlerle Atilla’ya casuslar gönderilmiştir. Atilla’nın  Roma üzerine yürüyüşü sırasında birden bire savaşa ara vermesini, kesin sonuç alınmadan savaşı bırakmasını, Papanın gönderdiği casuslar aracılığı ile başardığını, Atilla’yı savaştan vazgeçirdiğini  eski kaynaklar ifade etmektedirler. Yine Atilla’nın çadırında kalan, onun özel hayatını anlatan ve Hunlarla ilgili doğru bilgiler veren Bizans tarihçisi Priskos’ta bu casuslardan birisi olsa gerektir.[15]

            Türk tarihinde  sürekli casusluk faaliyetlerine maruz kalan ve sonrada ortadan kaldırılan devletlerden biri de Göktürklerdir. Ötüken’de 552-745 yılları arasında yaşayan bu devlet Çinlilerle komşudur. Göktürklerin gelişmesi ve çevresindeki toprakları ele geçirmeye başlaması Çinlileri ürkütmüştür. Çin hükümdarı iyi bir casus olan bakanlarından Cang-Sun-Çing aracılığı ile Göktürk ülkesine casuslar sokmuş ve Kağan ile yakınları arasına fitne sokarak aralarında kavga çıkartmıştır. Bu kavga sonucu devlet 582 yılında ikiye ayrılmıştır.[16]

           Casusların yıkıcı faaliyetlerine  Göktürkler gibi Uygurlarda maruz kalıyordu. Uygurlar içine giren bu casuslar dinî ve siyasi yönden toplumu sarsarak parçalamaya çalışıyordu. Yalnız bu casuslar daha önceden olduğu gibi sadece Çin’li değildi. Aralarına Moğol, Kırgız, İranlı ve Müslümanlar da katılmıştı. Hint ve İslam dünyasından gelenler misyoner-dinî amaçlı; Kırgızlar ise tamamen siyasi amaçları için faaliyette bulunuyorlardı. Uygurlardan başka batıya göç etmiş Türk kavimlerinden Avar, Bulgar ve Macarlar da  daha çok Hıristiyan casusların propagandalarına maruz kalmışlardır. Papanın emrindeki bu casuslara bilahare Bizans casusları da katılmıştır. Bizans casusları seyyah ve elçi kisvesinde görevlerini yapmaktaydılar.[17]

             Yabancıların Türklere karşı yürüttükleri casusluk faaliyetleri ile ilgili daha bir çok misal bulunmaktadır. Ancak bu misalleri çoğaltarak daha fazla uzatmaya gerek yoktur. Dikkat edilirse verilen misallerde daha çok yıkıcı-bölücü istihbarat faaliyetlerine Türklerin maruz kaldığını görüyoruz. Kaynaklarda geçen Çaşıt ve Çaşıtlama ve daha bazı casusluk ve istihbarata ait kavramlardan, Türklerin de bu konularda bilgi sahibi olduğunu çıkarıyoruz. Ancak eski Türklerin kendilerine karşı yapılan casusluk faaliyetlerine nasıl bir karşılık verdiklerine dair pek bilgi bulunamamıştır. Ortaçağda Karahanlı ve Gaznelilerle birlikte Türklerde istihbarat ve istihbarat teşkilatları ile ilgili bilgilerimiz daha da netleşmeye başlamaktadır. Özellikle Ortaçağın büyük bir bölümüne  damgasını vuran Büyük Selçuklu Devleti’nde ise istihbarat teşkilatı ve istihbaratçılık ile ilgili kaynaklarda bir çok bilgi bulunmaktadır.   
 
« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 03:39:06 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
SELÇUKLULARDA İSTİHBARATÇILIK :          

 

          Selçuklularda daha önceki Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi istihbarat teşkilatına sahiptir. O dönemin devlet adamları da milli menfaatlerin ve ülke çıkarlarının korunabilmesi için istihbarat teşkilatına sahip olmanın  zaruretine inanmaktadırlar. Büyük Selçuklu Devletinin en önemli devlet adamlarından Nizamü’l-Mülk bunların başında gelmektedir. Devlet yönetimi ve siyaset bilimine dair önemli eseri “Siyasetname”de Nizamü'l-Mülk devletin, istihbarat için adamlar göndermesinin gerekli olduğunu yazmaktadır. Ona göre hükümdarın uzak, yakın ülkenin her tarafına gönderilecek elemanlar aracılığı ile halkın ve ordunun durumunu sormak, öğrenmek ve genel bir bilgi sahibi olmak mecburiyeti vardır. Ülkenin ve halkın durumunu bilmek ve ona göre tedbirler almak durumunda-mecburiyetinde-olan devlet başkanının bu işleri yapabilmesi için mutlaka haberci   (sahib-i haber)ye ihtiyacı vardır. Taşra yönetiminin sultana karşı tutumları ve isyanlarına karşı istihbaratçı görevlendirilmesi zaruridir. Nizamü’l-Mülk bu düşüncesini pekiştirmek için de “.. cahiliyette ve İslam’da padişahların bütün şehirlerde hayır veya şer olup-bitenden haberdar olan sahib-i beridi olmuştur” diyerek tarihi, düşüncelerine şahit göstermiştir. Hatta bu hadiseye o kadar önem vermektedir ki iyi bir hükümdar olmanın olmazsa olmaz şartı gibi değerlendirmektedir. Zira, sahib-i haber ve münhi tayin etmek, (padişahın) adalet, uyanıklık ve basiretindendir.[18] Selçuklu döneminde (XI-XIII. Yüzyıllarda) Nizamü’l-Mülk’ün dışında da devlet idaresine dair eserler yazan en dindar, hatta tasavvuf akidelerine bağlı müelliflerin bile memlekette olup biten her şeyi hükümdara bildirmekle mükellef bir istihbarat teşkilatının lüzumunda müttefik olduklarını görüyoruz.[19]

        A-İstihbarat Teşkilatının Devlet Teşkilatındaki Yeri:

         Selçuklu merkez teşkilatında yürütme organı olan “Büyük Divan” en önemli devlet organıdır. Vezir-i azamın başkanlığında devlet işleri bu organ tarafından hükümdar adına yürütülürdü. Bu divan, bugünkü bakanlıklara tekabül eden divanlardan meydana gelirdi. Her divanın başında “Sahib-i Divan”adını taşıyan bir bakan vardır. Bütün bu divan üyeleri bir araya geldikleri zaman “Büyük Divan”ı oluşturmaktadırlar.[20] Selçuklular idare teşkilatını büyük ölçüde Samani ve Gaznelilerden almıştır. Ancak daha önceki devletlerde merkez teşkilatında önemli bir yere sahip olan bazı divanların Selçuklularda büyük divana dahil olmadığı görülmektedir. Bunlar arasında en önemlilerinden biri de posta divanı olup, nazır veya reisine “Sahib-i Berid” denilmektedir. Büyük divan üyesi olmamakla beraber bu divana çok önem verildiğini görüyoruz. Zira “Sahib-i Berid”in tayini bizzat hükümdar tarafından yapılmaktadır. Yine bu makama tayin edilen kişilerin ekonomik  ihtiyaçlarının azami ölçüde karşılandığı ve kafi derecede maaş verildiği bilinmektedir.[21] Ancak Selçuklu sultanları arasında sadece Sultan Alparslan’ın devletin “posta ve istihbarat”işlerine bakan “Divan-ı Berid”e çok önem vermemesi, özellikle istihbarat kısmını büsbütün kaldırması o dönem devlet adamlarınca tenkit edilir. Bununla birlikte Selçuklu devlet teşkilatının da bazı birimlerinin dışında daha önceki geleneği devam ettirdiği görülmektedir.[22]

              Samaniler devrine ait olduğu tahmin edilen bir eserde (Zafername) istihbarat teşkilatı başkanı “Sahib-i Berid”in vasıfları şöyle sıralanmaktadır: a-Davaları dinleyip, hükmetmekle mükellef olduğu için bütün Şeri meselelere vakıf, zahid, müttaki, alim ve salih olması, b- Her işi yeterince araştırması, c- Doğru sözlü olması, d- İyi huylu olması, e- Herkesin iyiliğini isteyen bir yapıda olması, f- Olayları arz ederken etraflı düşünmesi, yani ani karar vermemesi gereklidir.[23]

             Sultan Alp Arslan zamanında Nizamü’l-Mülk’ün bütün ısrar ve telkinlerine rağmen İstihbarat teşkilatına önem verilmediği, hatta kaldırıldığı görülmektedir. Tarihi kaynakların müşterek ifadelerine göre casusluk ve casuslardan nefret eden Sultan Alp Arslan bu divanın istihbarat kısmını kaldırmıştır. Bir kaynakta bu konuda şunlar yazılıdır: “..Alp Arslan Muhammed bin Davut tahta çıktı, Nizamü’l-Mülk haberciler nasb etmek hususunu , Alp Arslan’a arz etti, Alp Arslan şöyle cevap verdi:  habercinin bize lüzumu yoktur, dünyanın her kıtasında (şehrinde) dostlarımızda, düşmanlarımızda bulunur. Haberci bize bir haber getirdiği zaman kendinin bir garezi varsa, dostu düşman, düşmanı dost suretinde gösterebilir.”[24] İstihbarat teşkilatı hakkındaki kanaatini bu şekilde ifade eden sultan teşkilatı kaldırmıştır. Aslında Sultan günümüzde de üzerinde durulan çok önemli bir meseleye parmak basmıştır. İstihbaratın sınırı, yani İstihbarat hukukunu işaret etmiştir. O günün şartlarında bugünkü manada bir istihbarat hukuku kavramı ve belirlenmiş uluslararası normlara dair belgeler elimizde bulunmamaktadır. Ancak Sultan Alp Arslan’ın vezirine söylediği sözlerden nereye kadar, nasıl, ne şekilde istihbarat yapılacak ve bilgiler ne amaçla, niçin, ne şekilde kullanılacaktır meselesine önem verdiğini anlamaktayız. İstihbarat elemanlarının yetkilerini istismar edeceği noktasından meseleye yaklaşmaktadır. Aslında bu endişesinde haksız da değildir. Selçuklu öncesi devletlerde de örneğine çok rastlanan bu istismar konusunda titizlenmesinde bir devlet başkanı olarak haklıdır. Ancak ortaya koyduğu çözüm şeklini doğru kabul etmek mümkün değildir. Yetkili bir devlet başkanı olarak istihbaratçıların görevlerini kötüye kullanmalarını önleyecek tedbirler alabilecek durumdadır. Daha çok konuya ahlaki açıdan yanaşmakta ve tecrübeli vezir Nizamü’l-Mülk’ün tekliflerini reddetmektedir. Halbuki istihbarat teşkilatı, teşkilat içi kontrolü yapmakta ve elemanları başka istihbaratçılarla takibe almaktadır. Dolayısıyla Sultanın endişeleri teşkilat tarafından da dikkate alınmaktadır. Selçuklu Devleti’nde istihbarat teşkilatının en zayıf olduğu dönem hemen, hemen Sultan Alp Arslan zamanıdır denilebilir. Büyük bir devlet adamı olduğunda şüphe olamayan Sultanın, istihbarat teşkilatı konusunda gösterdiği bu zafiyet kısa zamanda çeşitli olumsuzluklarla kendini gösterecektir. Mesela Batıniler Selçuklu İmparatorluğu içinde gizli faaliyetlerde bulunurlarken birden bire kuvvetli bir şekilde ortaya çıkacaklardır. Daha sonra  Nizamü’l-Mülk’ü faaliyetlerine engel olduğu için de öldüreceklerdir. Teşkilatın kaldırılmasının aslında bir hata olduğu kısa süre sonra görülecektir. O devrin tarihçileri bu durumun ortaya çıkmasını Berid (istihbarat) teşkilatının kaldırılmasına bağlamaktadırlar.[25]

            Günümüzde o dönem ile ilgili çalışan araştırmacılar arasında Sultan Alparslan’dan sonra teşkilatın yeniden canlandırılıp canlandırılmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. İbrahim Kafesoğlu, Sultan Alparslan tarafından kaldırılan “Berid teşkilatının Nizamü’l-Mülk’ün bütün ısrarlarına rağmen Melikşah devrinde yeniden kurulduğuna dair de kati deliller yoktur”[26] diye yazmaktadır. Ancak Fuad Köprülü bu kanaatte değildir. Köprülü “.. bu kadar kuvvetli ve geniş bir imparatorluk idaresinde, merkezi idare ile vilayetler ve büyük sultan arasında süratle muhabereyi temin edecek resmi posta teşkilatının ve her türlü istihbarat vasıtalarının bulunmamasına asla ihtimal verilemez”[27] demekte ve Melikşah, Sultan Sancar zamanından bazı örneklerle düşüncesini pekiştirmektedir. Mehmet Altay Köymen’de Kafesoğlu’nun aksi kanaattedir. Köymen “mamafih, Melikşah zamanında istihbarat ve devlet posta teşkilatının tekrar faaliyete geçtiği anlaşılıyor”[28] diyerek bazı örneklerde vermektedir. O da Köprülü gibi düşünmektedir. Gerçekten de  her ne kadar Sultan Alp Arslan casusluk ve casuslardan hoşlanmadığı için teşkilatı kaldırmışsa da, bu durum daha sonraki dönemlerde hiçbir suretle resmi posta teşkilatının ve menzil tertibatının bozulduğunu göstermez.


         
« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 03:55:21 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
B-İstihbarat Teşkilatı, Kaynakları ve Usulleri :

          Eskiden beri kervancılar vasıtasıyla elde edilen haberlerin Selçuklular zamanında bizzat devlet eli  ile yürütüldüğü görülmektedir. Divan-ı Berid’in vilayetlerde “Sahib-i Haber” denilen memurları vardı. Memleketin her tarafından haber getirmek üzere “Peyk”ler yani piyade “Sai”ler istihdam edilirdi. Peyklerin Nakip ismi verilen tımar sahibi amirleri vardı.[29]

         Raporlar derviş veya satıcı kılığındaki Sailerle gönderilirdi. Gizliliğe son derece riayet edilirdi. İstihbarat elemanının yakalanması halinde raporların düşman eline geçmesini önlemek için bir takım usullere baş vurulmaktadır. Bilgiler bazen bir mum içine veya bir asa arasına yerleştirilmek suretiyle gizlenmektedir.[30]

           Haberler değişik usullerle gerekli yerlere ulaştırılırdı. Bu iş için at, güvercin, bilhassa Suriye ve Irak taraflarında deve gibi hayvanlar kullanılırdı.[31]                         

           İstihbarat teşkilatında  görevli kişilere “Münhi”de denilirdi. İstihbaratın en önemli unsurlarından olan güvenilir haberleşmenin düzenli ve hızlı yapılabilmesi için yollar üzerinde karakollar ve daimi kontrolü gerektiren yerlerde kontroller için ribatlar kurulurdu.[32] Nizamü’l-Mülk’e göre büyük yolların mühim noktalarında ribatlar yapmak hükümdarların başlıca vazifelerindendir. Stratejik mevkilerde kurulan ve haberleşmede önemli rol oynayacak olan bu ribatlar aynı zamanda askeri amaçlı olarak ta kullanılmaktadır. Ordunun herhangi bir seferde yiyecek sıkıntısı çekmemesi ve ihtiyaçlarından dolayı halka eziyet etmemesi için menziller çevresindeki arazinin devletleştirilmesi uygun görülmektedir. Böylece elde edilen mahsul ribatlarda ve çevresindeki köylerdeki ambarlarda saklanmalıdır. Düşmanın durumu ile alakalı bilgi toplamada başka unsurlardan da yararlanılmaktadır. Ateş kuleleri ve davul çalmak bunlar arasındadır. Düşman hücumu karşısında ateş kuleleri ile uzaklara haber verildiği gibi, civardaki ahaliye de davullarla tehlike işareti veriliyordu. Bundan sonra herkes ribatlarda toplanıyor, müdafaa için hazırlıklar yapılıyordu.[33]

             İşlek yollar üzerinde kurulan bu merkezlere elli fersah mesafedeki yerlerden haber toplamak üzere belli ücret mukabili peykler tayin edilirdi. Böylece günlük olarak ülkenin her tarafından haber sağlanmış olurdu. Teşkilat gizli ve açık istihbarat ile bilhassa meşgul olmaktadır.[34]

              C- İstihbarat Elemanlarının Vasıfları ve Görevleri:

               Nizamü’l-Mülk devlet için istihbaratın yapılmasını ve bu amaçla eleman görevlendirilmesini istemektedir. Ona göre “bu iş çok nazik ve çok üstün bir iştir. İstihbarat haklarında şüphe bulunmayan kimselerin eline, diline ve kalemine bırakılmalıdır. Zira memleketin salaha kavuşması ve fesada uğraması onlara bağlıdır.”[35] İstihbarat işlerini yapacak elemanların gelişi güzel seçilmeyip, birtakım ahlaki faziletlere sahip olmaları gerektiği o devrin eserlerinde belirtilmektedir. Ancak teşkilat elemanlarının suiistimallerine karşı tedbirler alınmasını da tavsiye etmektedirler. Bunun önüne geçmek için istihbarat elemanlarının da başka elemanlar aracılığı ile kontrollerinin gerekliliği şarttır. Bütün bu tedbirlere rağmen bazı istihbarat elemanlarının kendi maddi menfaatlerini temin etmekten başka bir şey düşünmedikleri anlaşılmaktadır. Başka yollardan gönderilen hususi mektuplarla herhangi bir olayın çarpıtılması, saklanması mümkün olmadığı halde bu tip memurların zaman, zaman merkezi yalan haberlerle oyalamaya çalıştıkları görülmektedir.[36]

               İstihbarat elemanlarının görevlerini yaparken şüphe çekmemek için hangi iş, sanat, meslek erbabı olarak hareket ederek gizliliği sağlayacakları da belirtilmektedir. İstihbaratçılar tüccar, seyyah, sufi, derviş, satıcı, eczacı, elçi vs. kılığında ülkenin çeşitli yerlerine giderek olan biteni hükümdara bildireceklerdir[37].

              İstihbarat teşkilatı ve elemanlarının oldukça geniş görevleri vardır. İç istihbarat görevi, kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla bu teşkilata yüklenmiş durumdadır. Ülkenin her tarafındaki kumandanların, valilerin, kadılar ve maliye memurlarının hal ve hareketlerini takip etmektedirler. Yine bu görevlilerin hükümdara karşı besledikleri niyetlerini tetkik ederek en kısa zamanda merkeze bildirmektedirler. Resmi teftiş vazifelerinden başka sultanın hususi casusluğu görevini de ifa etmektedirler. Melikşah ve Nizamü’l - mülk’ün hususi casuslar kullandıkları bilinmektedir. Mesela Sultan Melikşah’a oğlu Davud’un ölümü esnasında içki ve eğlence tertipleyen İbn Behmenyar’ı , Sahib-i Berid  bildirmiştir. Yine Sultan Sancar’ın Edib Sabir’i casusluk amacı ile Harezm’e yolladığı ve onun gönderdiği bir resim sayesinde aleyhinde hazırlanan bir suikasttan kurtulduğu bilinmektedir.[38]

            Sultanın istihbarat teşkilatı mensuplarını resmi görevleri dışında hususi maksatları için kullandığını yukarıda belirtmiştik. Ayrıca özel istihbarat için başkalarını da görevlendirdiğini görüyoruz. Özellikle saray çevresindeki devlet adamlarını, bilhassa vezirin hal ve harekatını kontrol için bir takım insanları kullandığı bilinmektedir. Bunlar arasında saray hizmetkarlarının, gözdelerin ve şarkıcıların istihbarat toplamak gayesiyle görevlendirildiklerinde hiç şüphe yoktur.[39]

            İdari, mali büyük yolsuzluklar yapanlarla, kötü niyet besleyen askeri ve idari amirler, istihbarat memurlarının durumlarını merkeze bildirmelerini önlemek istemektedirler. Çeşitli usullerle istihbaratçıları kandırmaya çalışmaktadırlar. Bir kısım valilerin  istihbarat elemanlarının raporlarını kontrol etmek istedikleri, hatta raporları kendi istekleri doğrultusunda yazdırmak istedikleri görülmektedir. İstihbarat teşkilatı bu tarz olaylarla karşılaşıldığında ne yapacağını gayet iyi tespit etmiştir. Mahalli idarecilerle arayı açmamak için onların istekleri doğrultusunda raporlarını göndermektedirler. Ancak hemen aynı hadise ile ilgili asıl gizli raporlarını yine emirlerindeki gizli adamları aracılığı ile merkeze gönderirlerdi. Onun için böyle durumlarda merkezi idare veya hükümdar ile memur arasında evvelce kararlaştırılmış özel bir işaret yoksa gelen rapora itimat edilmezdi. Hatta gelen rapor istihbarat elemanının el yazısı ile yazılmış ve mührü ile mühürlenmiş olsa bile buna güvenilmezdi. Seyyar satıcı veya serseri bir derviş kılığında merkeze ulaşan asıl elemanın getirdiği rapora göre hareket edilirdi. Bağımsızlık sevdasına düşen ve isyan etmek isteyen valiler,  derhal istihbarat elemanının vazifesine son verir ve merkezle olan resmi irtibatı kesme yoluna giderdi. Ortaçağ Türk-İslam devletlerinde görülen bu uygulamaların ve görülen noksanlıkların aynı devlet teşkilatını hemen, hemen devam ettiren Büyük Selçuklularda da görüldüğünü söyleyebiliriz.
« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 03:56:03 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
D- Askeri, Stratejik ve Dış İstihbarat :

             Nizamü’l-Mülk dış istihbarat ile askeri ve stratejik istihbarat görevini elçilere yüklemektedir. O hükümdarların birbirlerine elçi göndermelerinden maksadın, sadece haber ulaştırmak veya mektup göndermekten ibaret olmadığını belirtmektedir. Elçiler görünen resmi görevlerinin dışında bir çok gizli vazifeleri yerine getirmekle mükelleftirler. Onlar ülke için önemli olan stratejik ve askeri istihbarat yapmak durumundadırlar. Bunun için yolların, boğazların, suların, otlakların durumunun nasıl olduğunu tespit edeceklerdir. Yani ordunun herhangi bir sefer esnasında yollar ve boğazlardan kolaylıkla geçip geçemeyeceği; o günün şartlarında ordu için stratejik bir madde olan otun nerelerde bulunup, bulunmadığı gibi hususlarda istihbarat yapacaklardır. Yine asker sayısının tespiti, alet ve teçhizatın miktar ve mükemmelliğini de istihbar edeceklerdir. Hedef ülkenin yönetimi ve yöneticileri ile memurları hakkında bilgi toplayacaklardır. Günümüzde de istihbaratçıların çok önem verdikleri biyografik istihbarat yapılarak, kim oldukları, karakterleri, şahsiyetleri hakkında sağlam bilgiler elde edeceklerdir. Ortaçağda ülke yönetiminde ve komşular arası ilişkilerde hemen, hemen tek ve mutlak belirleyici olan hükümdarın her bakımdan tahlili yapılacaktır. Kişilik tahlili bunların başında gelmektedir. Hükümdarın sofrasının, meclisinin, sarayının, oturuş ve kalkışının nasıl olduğu dikkatle gözlenecektir. Huy ve tabiatı, bahşiş verişi, çalışması, çehresi ve işi hakkında bilgi toplanacaktır. Halkı ve ülkesi ile ilişkileri incelenecektir. Bu meyanda, zalim mi, adil mi; ülkesi mamur mu, harap mı; ordusu kendisinden hoşnut mu, değil mi, halk zengin mi, fakir mi araştırılacaktır. Yine hasis mi, cömert mi, devlet işlerinde uyanık mı, gafil mi, dindar mı, doğru(dürüst)mu, yoksa aksi mi, sevdiği sevmediği şeyler nelerdir öğrenilecektir. Hükümdarın ve yanındaki devlet adamlarının tahlili de önem arz etmektedir. Bu bakımdan elçiler, hükümdarın kabiliyetli bir veziri , iş bilir, tecrübeli komutanları ; zarif ve liyakatli nedimleri var mı, yok mu tetkik edeceklerdir. Hükümdarın kişiliğinin önemli bir göstergesi sayılan himmet ve şefkati, ciddiyeti, açık, saçık boş sözlere, gulamlara veya kadınlara rağbet edip, etmediği de elçilerin öğrenmeye çalıştıkları hususlardır. Nizamü’l-Mülk elçilerin tespit ettiği bu bilgilerin ne maksatla kullanılacağını da açıklamaktadır. Hedef ülke ve hükümdarı hakkında elde edilen bu bilgiler, o hükümdarın ele geçirilmesi veya ona karşı alınacak tavırlarda belirleyici rol oynayacaktır. Yani şahsiyeti, açık ve noksan tarafları, ülkesinin ve yöneticilerinin durumu bilindiği için ona karşı gerekli tedbirleri almakta güçlük çekilmeyecektir. Bu yüzden Selçuklu döneminde elçilere karşı çok dikkatli davranılmakta ve açık verilmemeye azami gayret gösterilmektedir.[41] Semerkand hükümdarı elçisi,  satranç oynadıktan sonra kazandığı bir yüzüğü sağ elinin parmaklarına taktığı için Nizamü’l-mülk’ün rafizi   olduğu kanaatine varmıştır. Bu kanaatini de hükümdarı Şemsu’l–mülk’e  Selçukluların bir zafiyeti olarak anlatmıştır. Nizamü’l-mülk hem Semerkandlıların Selçuklular hakkındaki düşüncelerini öğrenmek; hem de Sultan Alp Arslan’ın karşı tarafa gönderdiği elçisini takip etmek için özel olarak gönderdiği elçisi (ajanı) Danişmend Eşter’den bu bilgileri alınca çok korkmuştur.  Zira elçinin anlattıklarını  Sultan Alp Arslan duyarsa kendisini öldürteceğinden endişe etmiştir. Bu haberin sultan tarafından duyulmaması için çok paralar harcamıştır. Bu amaçla 30.000 dinar kadar bir parayı ihsan olarak, hilat ve hatta maaş olarak karşı tarafa vermiştir. Bu olayda dikkati çeken bir başka  husus vezirin, sultanın elçisini dolayısıyla sultanı kontrol altında tutmak istemesidir. Vezirin Sultana getirilecek bilgilerin tamamından haberdar olmak ve sultan karşısında karşı taraf hakkında eksik bilgi sahibi olarak zor duruma düşmemek istediği açıktır.[42]

 

              Sonuç:

             İnsanlığın varlığından beri istihbarat ve istihbarat teşkilatı vardır. Eski çağlarda basit bir şekilde de olsa başlayan istihbarat kurumu gelişerek devam etmiştir. İslam’dan evvelki Türk devletlerinde casusluk ve istihbarat ile ilgili kavramlardan onlarda da bu müessesenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Selçuklular hemen, hemen bütün müesseselerinde olduğu gibi istihbarat teşkilatında da  kendilerinden önceki Türk-İslam devletlerini örnek almışlardır. Ancak istihbarat kurumu bazı hükümdarlar zamanında diğer devlet kurumlarının aksine görmesi gereken itibarı daha az görmüştür. Burada dikkat çeken bir husus ta şudur. Vezir Nizamü’l-Mülk ve diğer devlet adamlarının bu kuruma önem vermelerine karşılık, özellikle Sultan Alparslan bütün ikaz ve isteklere rağmen istihbarat teşkilatı ve elemanlarına pek, hatta hiç sıcak bakmamıştır. Posta ve istihbarat görevi yapan “Berid” teşkilatının istihbarat kısmını ihmal etmiştir. Ahlaki ve hukuki gerekçelerle bu teşkilata karşı çıkan Sultanın endişelerinde haklı olduğu bir gerçektir. Zaten günümüzde de istihbaratın sınırı-özellikle iç istihbaratta- meselesi istihbarat hukuku kavramını doğurmuştur. Uluslar arası bir mesele haline gelmiştir. Özellikle iç istihbarat konusu istismara açık ve toplumsal sonuçları bakımından da önemlidir. Sınırlarının iyi tespit edilmesi ve çok iyi araştırmalardan sonra karar verilmesi gereken bir konudur. Zaten sultan da bilhassa bu husus üzerinde durmakta ve istihbaratçıların verecekleri bilgilerin “...dostu düşman, düşmanı dost suretinde gösterebileceği”ni vurgulamaktadır. Bu insan hakları ve istihbarat hukuku bakımından çok önemli, isabetli ve günümüze ışık tutacak nitelikte bir düşüncedir. Ancak bu sakıncaları ortadan kaldıracak uygulama, teşkilatı ihmal etmek veya ortadan kaldırmak olmamalıydı. Daha önceki Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi teşkilat içi kontrol mekanizmalarını kuvvetlendirecek tedbirler alınmalıydı. Bu dönem istihbarat teşkilatı ile alakalı fazla ve net bilgiler yok gibidir. Ancak istihbaratsız devlet olamayacağını gösteren bir çok olay ve uygulama da söz konusudur. Zaten Sultan Alparslan’ın bu tavrının bir devlet politikası haline gelmediğini de görüyoruz. Melikşah ve sonraki hükümdarlar zamanında “Berid” teşkilatının istihbarat kısmının yeniden faaliyete geçirildiği yukarıda da yazıldığı gibi çok açıktır.  Bir çok yıkıcı ve bölücü faaliyetin tehlike sınırına gelmeden önlendiği dikkate alınırsa teşkilatın canlandırıldığı ve iyi bir şekilde çalıştığını söylemek mümükündür.


http://www.tarihportali.net/tarih/eski_turkler_ve_selcuklularda_istihbaratcilik-t3496.0.html;wap2=


http://www.aofdestek.net/tarih/42582-eski.turk.istihbarat.teskilati.boru.budun.html
« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 03:56:50 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Yıldız İstihbarat ...

Yıldız İstihbarat Teşkilatı 1880 yılında dönemin Osmanlı padişahı II. Abdülhamid Han tarafından kurulmuş, Türk tarihinin ilk organize istihbarat teşkilatıdır.

O dönemde gelişen iç ve dış olaylar, Abdülhamid'i, doğrudan kendisine bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya sevk etmişti. Bunun sonucu olarak Yıldız İstihbarat Teşkilatı kuruldu. Teşkilat, emsallerinden farklı olarak devlete değil tek bir kişiye, Abdülhamid Han'a hizmet veriyordu. Teşkilat, ülke içerisinde özellikle Ermeni komitacılara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmaktaydı. Bununla beraber yurt dışında da oldukça iyi organize olmuştu. Paris, Roma, Londra gibi çeşitli merkezlerde, başta Jöntürkler olmak üzere, saray aleyhtarı kişi ve kurumları yakından takip etmekteydi. Çok kısa sürede geniş bir coğrafyaya yayılan hafiyeleri sayesinde saraya, ayda 3000'den fazla jurnal gelmekteydi. Teşkilat, 1908 yılında Abdülhamid Han'ın tahttan indirilişine kadar faaliyetlerine devam etmiştir.
Döneminde, teşkilatın icraatları için jurnalcilik ya da ispiyonculuk tanımlarını kullanarak karşı çıkanlara cevaben Abdülhamid Han, hatıratında bu kurumun kuruluşuyla ilgili şöyle demektedir :
Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir İstihbarat Teşkilâtı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dedikleri teşkilât budur[1]

Teşkilat kaldırıldıktan sonra yüzbinlerce istihbarat bilgisi saraydan alınarak yakılmıştır.


CIA’yı 'Yıldız İstihbaratı' mı kurdu?

İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan İstihbaratının yapılanma dönemi Türkiye’nin en ciddi kurumuna Amerikalı bir akademisyen gelir. Bu Akademisyen bu kurum yetkililerinden Osmanlı İstihbaratıyla (yıldız İstihbaratı) ilgili özel bilgileri ister. Kendisine çok müşfik ve “ali cömert “davranılır “Sen bir iste biz bin veririz Paşam” muhabbeti yani. Namzet Osmanlı İstihbaratı ve yapılan ması hakkında tüm detaylı bilgilere alıp Amerika’ya gider. Ve Amerikan istihbaratı için yeni bir dönem başlar. Bu işin birinci faslı... İkinci faslı akıllara durgunluk veriyor... Amerikalı namzede verilen dosyaların arasında Osmanlı İstihbaratının yetiştirdiği ve Osmanlı’nın İstanbul’da payitahtta yetiştirdiği dünya liderlerinin de listesi vardır ve bu liderlerin pek çoğu iş başındadır. Osmanlıya bağlı 22 ülkenin lideri de İstanbul Yıldız orijinli ve bu adamlar Osmanlı’yı Osmanlı yapan özel donanımlı adamlar. Hepsi teker teker alaşağı ediliyor ve yerlerine İsrail’in Siyonist politikalarını yürütecek güdülü beyinler yerleştiriliyor... Ve dünya da CIA-MOSSAD işbirliğiyle yeni bir siyaset haliyle ekonomi dönemi başlıyor? Bu işi yapan kim Amerikalı bir akademisyen (!) Bu bilgiyi veren yer neresi ?... Sözde Türkiye’min en güvendiği kurum! Peki Kurumun içinde kimler var: Ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Fişleyecek olan kimi, niçin en önemlisi “NEREYE” fişlediğine baksın?


http://www.netpano.com/makale/?makale=166


http://www.mit.gov.tr/tarihce/birinci_bolum_B.html






  Temelini Yıldız İstihbara'ın oluşturduğu Teşkilat-ı Mahsusa

Teşkilât-ı Mahsusa, İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa'ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır. İttihat ve Terakki'nin Türkçü ve İslamcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunmuştur. Çeşitli tanık ifadelerine göre 1911'den itibaren etkin olmuş, 5 Ağustos 1914'te Harbiye Nezaretine bağlı resmi bir örgüte dönüştürülmüştür. 8 Ekim 1918'de İttihat ve Terakki hükümetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilât-ı Mahsusa da resmen tasfiye edilmiştir. Kurucusu Dara Eminzade'dir.
Teşkilât-ı Mahsusa'nın Trablusgarp'ta İtalyanlara, Batı Trakya'da Bulgar ve Yunanlılara, Mısır ve Irak'ta İngilizlere karşı direniş örgütleme çalışmaları kısmen belgelenmiştir. Buna karşılık 1915 Ermeni Tehciri'nde Teşkilât-ı Mahsusa'nın oynadığı rol, sıklıkla dile getirildiği halde, ayrıntılarıyla ortaya konabilmiş değildir. Teşkilât-ı Mahsusa hakkında tek köklü araştırmanın yazarı olan Philipp Stoddard'a göre, Teşkilât-ı Mahsusa Ermeni tehcirinde hiçbir rol oynamamıştır. Guenter Lewy Stoddard'la 2001 senesinde görüştüğünü ve Stoddard'ın hâlâ aynı görüşü savunduğunu bildiriyor
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Anadolu'da oluşturulan Kuva-i Milliye ve Müdafaa-i Hukuk gruplarının önde gelen liderlerinin hemen hepsi Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olduğu bilinen kişilerdir. Buna rağmen Teşkilât-ı Mahsusa ile Milli Mücadele arasındaki örgütsel ilişki yeterince incelenmemiştir.Teşkilatın kurucusu Enver Paşa'dır. Başında ise Hüsamettin (Ertürk) Bey bulunmaktaydı.

Teşkilât-ı Mahsusa'ya ilişkin tek akademik çalışma, Dr. Philip Stoddard'ın 1963 tarihli doktora tezidir.Teşkilat ileri gelenlerinden Eşref Kuşçubaşı ve Hüsamettin Ertürk'ün anıları yayımlanmıştır. Rauf Orbay'ın anılarında da İran-Afganistan operasyonları hakkında bilgi bulunur. Galip Vardar'ın İttihat ve Terakki İçinde Dönenler (1960) kitabı, yanlı olmakla birlikte değerli bir bilgi kaynağıdır. Hamza Erkan, Bir Avuç Kahraman (1946) kitabında, Süleyman Askeri'nin Irak macerasına ilişkin geniş bilgi verir. Mustafa Balcıoğlu'nun da Teşkilat-ı mahsusa ile ilgili kitapları vardır.
Teşkilât-ı Mahsusa arşivi elde değildir; 1918'de İttihat ve Terakki liderlerinin yurt dışına gitmeden önce imha edildiği ileri sürülür. Mütareke döneminde İstanbul'da yapılan Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde teşkilata ilişkin birçok iddia dile getirilmiş ve tanıklar dinlenmiştir. Divan-ı Harp tutanaklarının bir kısmı Taner Akçam tarafından yayımlanmıştır.

Örgütün ilk başkanı olan Hüsamettin (Ertürk) Bey Teşkilât-ı Mahsusa'nın kuruluş amacını şöyle tanımlar:
"Bu teşkilatın gayesi, bir taraftan bütün İslamları bir bayrak altında toplamak, bu suretle Panislamizme vasıl olmaktır. Diğer taraftan da Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak, bu bakımdan da Pantürkizmi hakikat sahasına sokmaktır. Enver Paşa'nın bir yandan Emiri Efendi'nin İttihat ve Terakki programındaki panislamizminden, diğer taraftan da Ziya Gökalp'in pantürkizminden ilham aldığı muhakkaktır."
u örgütün gizli kurucularından biri ismi hep gizli kalmış ve soyu koruma altına alınmıştır. Soy ismi ve yaşadığı yer değiştirilmiştir. Soyundan gelen erkek çocukları gizli olarak eğitilerek ya MİT teşkilatına alınmış ya da bu teşkilat tarafından korunmuştur. CIA'nın ulaşabildiği tek bilgi Sakarya'da Sapanca bölgesine yerleşmiş olduklarıdır.[kaynak belirtilmeli] Teşkilât-ı Mahsusa'nın kurucusu olan bu kişinin kimliğinin gizlenmesi kafalarda hep soru işareti olarak kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerin Basra'yı ele geçirmesi üzerine, Teşkilât-ı Mahsusa liderlerinden Süleyman Askeri, Kürt ve Arap aşiretlerinden derlenmiş bir çeteyle İngilizlere karşı vur-kaç saldırıları düzenlemiş, Abadan'daki petrol tesislerini yakmıştır. Buna tepki olarak harekete geçen İngilizler, 12-14 Nisan 1915'te Türk ordusunu Şuaybe'de ağır bir yenilgiye uğrattılar. Süleyman Askeri, yenilgi üzerine 14 Nisan tarihinde tabancasıyla intihar etmiştir.
29 Nisan 1916'da Halil Paşa komutasındaki Osmanlı 6. Ordusu'nun İngiliz birliklerini Kut'ül Ammare'de yenilgiye uğratıp esir almalarından sonra, Nuri Paşa ve Rauf Bey yönetiminde bir Teşkilât-ı Mahsusa birliği savaşta tarafsız olan İran ve Afganistan'a girerek burada yerli kuvvetlerden oluşturacağı birliklerle İngilizleri arkadan vurmayı denedi. Mareşal Liman von Sanders'e göre bu macera, Irak'taki Türk yenilgisinin nedenlerinden biri oldu.


Teşkilât-ı Mahsusa'nın Kadrosu

14 Kasım - 23 Kasım 2005 tarihleri arasında Yeni Şafak gazetesinde Abdullah Muradoğlu tarafından Teşkilât-ı Mahsusa hakkında 10 bölümlük bir yazı dizisi yayınlanmıştır. Bu yazı dizisine göre Teşkilât-ı Mahsusa'da görev yapmış ünlü kişilerden bazıları şunlardır: Enver Paşa, Binbaşı Süleyman Askeri, Eşref Kuşçubaşı, Zenci Musa, Teğmen Yakup Cemil, Dr. Bahattin Şakir, Mithat Şükrü Bleda, Ohrili Eyüb Sabri, Fuat Balkan, Teğmen Hilmi Musallimi,İsmail Canpolat, Piyade Subayı Rasuhi Bey, Filibeli Hilmi Bey, Şerif Burgiba, Arabistan'da İbn ür-Reşit, Nuri ve Halil Paşalar, Ali Fethi Okyar, Hacı Selim Sami,"Kel Ali" lakaplı Ali Çetinkaya, ilk tayyareci şehitlerden Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Ahmet Fuat Bulca, Nuri Conker, Rauf Orbay.(Mehmet Akif)
Yaygın örgütlenen, hatta I. Dünya Savaşı sırasında askeri birlikler oluşturulan Teşkilât-ı Mahsusa, en geniş örgütlendiği zamanda çeşitli İslam ülkelerindekilerle birlikte 30 bin üyeye ulaşmıştır .

Wiki ...

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Teşkilat-ı Mahsusanın ne kadar etkili oldğuna dair bir örnek :


Sovyet Rusya’nın kurucu devlet başkanı olan Lenin’in Osmanlı istihbaratının başarılı bir operasyonu ve desteği ile Rusya’nın başına geçirildiğini biliyor muydunuz?

“Günaydın, elbette biliyorduk” derseniz yazıyı okuyarak zaman kaybetmeyiniz.

“Yok canım, o da nerden çıktı, böyle bir şey nasıl mümkün olur ki” diyorsanız, 3-5 dakika zaman ayırmanız gerekiyor. Takdir sizin.

Orta Asya’da iş yapan, işi gereği Rusya’ya, kültür gezisi amaçlı dünyanın birçok ülkesine sık sık gidip gelen 25 yıldır tanıdığım tarihi konularla yakından ilgili entelektüel bir işadamı dostum 2008 yılı Nisan ayında üniversiteye ziyaretime geldi. Kendisi ile sohbet ederken, bir ara yukarıdaki mevzuyu açtı.

Konu hakkında malumat sahibi olmadığımı fark edince şaşırdı. “Bunu nasıl bilmezsiniz?” dedi. Beni tanıyanlar bilir. Bir şeye bilmiyorum demek bana hiç zor gelmez. Soruyu soran üniversitedeki öğrencilerim, hatta 5-6 yaşında çocuk bile olsa, ‘Aman ayıp olur, yuvarlak laflarla da olsa cevap vermeye çalışayım’ gibi bir tutum içine asla girmem. Soruya konu mevzu ilgimi çektiyse daha sonra merakımdan araştırırım. Mevzu ilgimi çekmediyse cevabını merak bile etmem. Herşeyi bilmek zorunda değiliz.

İşadamı dostumuz o gün bana ortak uygun bir zamanımızda konuyla ilgili bazı belgeler getireceğinden söz etti. Fırsatımız olmadı. Ben kendisi ile Kasım ayı başında görüşmeyi planlıyordum. Çünkü bu yazıyı Lenin’in işbaşına gelmesi ile sonuçlanan Bolşevik İhtilali’nin yıldönümünde, yani Kasım ayı içinde yazmayı düşünüyordum.

1.5 yıldır konuyu araştırıyorum. İşadamının sözünü ettiği iddiayı doğrulayan bilgilere ulaştım. Öyleyse neden Kasım ayını beklemeden bugün yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettiğimize gelince...

Başbakan Erdoğan’ın AK Parti Kongresi’nde Türkiye mozaiğini anlatan konuşmasında yer verdiği isimlere altenatif isimler sıralayan CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nın listesindeki isimlerden biri de, ‘Parvus Efendi’ oldu. Star gazetesi “Parvus Efendi kimdir?” sorusuna cevap aramak üzere başta Prof. İlber Ortaylı olmak üzere bazı saygın tarihçilerle görüşünce, yazının başında sözünü ettiğimiz konuyla ilgili araştırmamızın yapboz parçalarından biri daha hiç ummadığımız bir vesile ile tamamlanmış oldu. Sağolsun, Kılıçdaroğlu farkına varmadan konunun bir ayağına katkı yaptı. Şimdi önce filmi biraz geri saralım.

Lenin Moskova’ya nerden geldi?

Lenin’in asıl adı Vladimir İlyiç Ulyanov’dur.

1870 Tataristan doğumlu olan ve hayatı sürgün, hapis ve tutuklamalarla geçen Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında İsviçre'nin Leman Gölü kenarındaki küçük bir kasabada yaşıyor ve savaş nedeniyle buradan çıkamıyordu. Nitekim Lenin ismini de bu gölden esinlenerek aldı ve bunu kullanmaya başladı.

O günkü tablonun ayrıntılarına girerek konuyu uzatmayayım.

İngiltere ve Fransa Birinci Dünya Savaşı’nda harp halinde oldukları Almanya’yı iki cephede birden sıkıştırmak için Rusya’ya daha güçlü destek verme ihtiyacı hissettiler. Ekonomik sorunlarla boğuşan ve halkı savaş nedeniyle büyük sıkıntıya düşen Rusya’ya yardım etmeden bu planın istenildiği gibi hayata geçirilmesi mümkün görünmüyordu.

Bu planlarını hızla uygulamaya koymak için Boğazlar, yani İstanbul üzerinden Karadeniz’e açılmaya ve Rusya’ya yardım etmeye karar verdiler. Osmanlı’nın Çanakkale direnişi Rusya’ya yardım ulaşmasını engelleyince, Rusya daha büyük sıkıntıya düştü. Halk patlama halindeydi.

Çok cephede birden mücadele veren Osmanlı Devleti başka planları da devreye sokma ihtiyacı hissetti. Bilindiği gibi o dönemde Osmanlı Devleti’nin istihbarat örgütü ‘Teşkilatı Mahsusa’ dünyanın en güçlü gizli servislerinden biriydi. Afrika’dan Çin’e, Yemen’den Moskova’ya kadar her yerde etkili elemanları vardı.

Çarlık Rusyasının içine düştüğü sıkıntılardan yararlanmak ve yönetime karşı infial içinde olan halkın direnişini örgütleyerek Osmanlı Devleti ve Almanya’nın cephelerdeki savaş yükünü azaltmayı hesaplayan Teşkilatı Mahsusa ajanları ile Alman istihbarat elemanları Lenin’i Leman Gölü kenarındaki evinde defalarca ziyaret ettiler ve her iki ülkenin kendisini Moskova’da yürüteceği mücadelede destekleyeceği yönünde güvence verdiler.

Osmanlı Devleti’nin bu konuda sorumluluk yüklediği ve desteklediği çok sayıda kişiden biri de ünlü tarihçi Prof. Zeki Velidi Togan oldu. 10 Aralık 1890 da Başkurt’ta doğan Prof. Togan ilk medrese tahsilini yaparken bir yandan özel Rusça dersleri de aldı. Annesinden Farsça öğrendi. 1913'te Fergane, 1914'te Buhara'da araştırmalar yapmak için gönderildi.

Daha sonra Rus Meclisi Duma'da Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak bulunmak üzere Petersburg'a gitti ve siyasî çalışmalara başladı. Bolşevik İhtilalini destekledi. Zeki Velidi Togan o dönemde Lenin, Stalin ve Troçki ile defalarca görüştü. Lenin ve ekibi ile yakın bir çalışma içinde oldu. Nitekim Bolşevik İhtilâli'nden 22 gün sonra 29 Kasım 1917'de Başkurt ilinin muhtariyetini ilan etti. Türkistan Millî Birliği'nin kurucusu ve ilk başkanı oldu.

Teşkilatı Mahsusa’nın çabaları ile, Orta Asya’daki Türk grupların Bolşevikleri desteklemesi ve Osmanlı’ya karşı savaş halinde olan Çarlık yönetiminin devrilmesi amaçlandı. O dönemde Türk grupları Çarlık Rusyasının yıkılması için öylesine örgütlendi ki, Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’u terk edip Orta Asya’ya kaçan Enver Paşa da o gruplarla temas halinde oldu.

Türklerin de desteği ile Bolşevik İhtilali başarıya ulaşınca, Rusya Osmanlı Devleti ile savaşına son verdi. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Türk Kurtuluş Savaşı başlayınca, Ankara ile Moskova’nın arası da iyi oldu. TBMM Hükümeti’ni daha savaş devam ederken ilk tanıyan ülke de Bolşevik Rusya oldu.

Kim bu Parvus Efendi?

Şimdi gelelim CHP İstanbul Milletvekili Kemal CHP’li Kılıçdaroğlu’nun kendince Türkiye’nin kültürel ve düşünsel zenginliklerini oluşturan kişiler arasında saydığı ve ona da açılmak lazım dediği Parvus Efendi’nin konumuzla ilgisine.

1867’de Rusya’da Yahudi anne babanın çocuğu olarak doğan Parvus Efendi, 19 yaşında İsviçre’ye gitti ve felsefe doktoru oldu. Marksizmle burada tanıştı. 1905’te Rusya’da devrim girişimine katıldı ancak yakalanarak Troçki ile birlikte Sibirya’ya sürüldü. Buradan kaçarak Almanya’ya sığındı.

Balkan Savaşı öncesi İstanbul’a gelerek Osmanlı’ya silah sattı. Jöntürkler’e siyasi ve mali danışman oldu, Özellikle ‘Üç Paşalar’ diye bilinen Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile Maliye Bakanı Cavid Bey’e yakınlığıyla tanındı. Lenin’i desteklemeye yönelik Osmanlı istihbarat ajanları ile teması da bu safhada başlamış olmalı. İstanbul’da olduğu sürede Alman Büyükelçiliği ile ilişkilerinin yoğunluğu dikkat çekti.

Lenin ile tanıştı ve Sovyet Devrimi için destek verdi. Lenin’in 1917’de Bolşevik devrimini başlatmasına maddi destek verdi, silah sağladı. Rus devrimcilere Avusturya istihbaratı adına para dağıttı. Rus yanlısı olmakla birlikte hayatı boyunca ‘Alman ajanı’ olarak tanındı.

Osmanlı ve Alman istihbarat elemanınların Leman Gölü kenarında Lenin ile görüşerek kendisi destek vermeleri böyle gerçekleşti.  Nasıl ki Zeki Velidi Togan Osmanlı adına Lenin’e destek veren çok sayıda elemandan biri idiyse, Parvus Efendi’de Alman istihbaratı adına Lenin’e destek verenlerden biriydi.

Bana göre, Lenin’in ikna edilmesi ve sıkıntıdaki Çarlık yönetimi karşıtı halk kesimlerinin organize edilerek Bolşevik Devriminin gerçekleştirilmesi tarihin en büyük istihbarat operasyonlarından biridir.

Bolşevik Devrimi’nin geçtiğimiz yüzyılda nelere mal olduğu ve günümüzde bile hala süren etkileri ciltlerce tutacak araştırma konusudur.

Maalesef Teşkilatı Mahsusa araştırmalarımız yetersiz. Keşke yukarıda anlattığımız operasyonun Osmanlı istihbarat ayağı daha iyi araştırılabilse. İşadamımızdan konuya katkı yapacak belgeleri de bekliyoruz inşaallah.

Osmanlı Devleti çökerken bile büyük bir devletti, iyi bir stratejik oyuncuydu.

Ama, kader işte...

Kur’an’da sadece insanların değil, devletlerin de bir ömrü olduğundan söz edilir. Demek ki vadesi gelmişti ve bundan kaçış yoktu. Tıpkı insan gibi...



http://www.haber7.com/haber/20091009/Osmanli-istihbarati-oyle-bir-is-yapti-ki.php




http://www.enfal.de/tarih37.htm




1.Dünya Savaşı Sırasında İran Elçiliğimiz ile İrtibatlı Teşkilat-ı Mahsusa Faaliyetleri

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/912/11375.pdf
« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 04:05:16 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Teşkilat-ı Mahsusa'nın esas kurucuları

ENVER PAŞA (İSMAİL ENVER ) : http://tr.wikipedia.org/wiki/Enver_Pa%C5%9Fa

SÜLEYMAN ASKERİ : http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCleyman_Askeri

KUŞÇUBAŞI EŞREF (EŞREF SENCER ) : http://tr.wikipedia.org/wiki/E%C5%9Fref_Sencer_Ku%C5%9F%C3%A7uba%C5%9F%C4%B1

YAKUP CEMİL : http://tr.wikipedia.org/wiki/Yakup_Cemil    (TEŞKİLATIN İKİ SİLAHŞORU KİTABINI TAVSİYE EDERİM)



Netteki Bütün bilgileri toplamaya çalıştım . Birileri okuyup bilgilenirse ne mutlu bana .

Şunu söylemek istiyorumki ; bize bunları ortokulda lisede üniversitede öğretmeyen , bunun yerine yanlış tarihi öğreten , eksik tarihi öğreten DEVLET UTANSIN ...

Faili meçhul Şehit Kaşif Kozinoğullarının (şehit mit mensupları ) , Faili meçhul Şehit Muhsin Yazıcıoğullarının ( vatanını milletini sevenlerin ) , Eşref Bitlislerin , Behçet Oktayların anısına ... Ruhları şad mekanları cennet olsun ...
« Son Düzenleme: Kasım 28, 2011, 04:06:08 ÖÖ Gönderen: Borber »

Çevrimdışı Edige

  • Asteğmen
  • *
  • İleti: 10
Emeğinize sağlık mükemmel olmuş .

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Emeğinize sağlık mükemmel olmuş .

Teşekkürler sn. Edige ...



 Şu pdf'yi de ekleyeyim unutmuşum .

 KLASİK DÖNEMDE OSMANLI DEVLETİNİN İSTİHBARAT STRAREJİLERİ ( Yıldız istihbarat ve Teşkilat-ı Mahsusa'dan önce Osmanlıda İstihbarat )

1.6 mb


http://hotfile.com/dl/136236377/2c80ef9/211.pdf.html

Çevrimdışı SniperScope

  • Teğmen
  • *
  • İleti: 67
Super bir yazi olmus. bir solukta okudum.
Gerci biraz uzundu ama  ;D

Zaman ayirip paylastigin icin tesekkurler.
Ülkemizi ele geçireceklermiş, böleceklermiş, yıkacaklarmış. Kaygılanmayın. hepsini gömecek kadar toprağımız var.
Osman PAMUKOĞLU - Hak ve Eşitlik Partisi Gen. Bşk.

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Super bir yazi olmus. bir solukta okudum.
Gerci biraz uzundu ama  ;D

Zaman ayirip paylastigin icin tesekkurler.

 Teşekkürler sn. SniperScope ...

 Güzel bir yazı daha .

 Halı tüccarı kılığında Libya'ya giden Atatürk'e Teşkilat-ı Mahsusacı Kara Kemal sahte kimlik sağlamış . Daha fazlası linkte ...


http://www.tarihistan.org/haber/535-teskilat-i-mahsusanin-gizli-tarihi.html

Çevrimdışı tsk-bordo bere

  • Asteğmen
  • *
  • İleti: 35
  • ÖKK-MAK
Elinize sağlık Sn.Borber bir kısmını okudum,bir kaç güne tamamen bitireceğim..
saygılar.
Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.
K.ATATÜRK

Çevrimdışı Borber

  • Üsteğmen
  • *
  • İleti: 173
Elinize sağlık Sn.Borber bir kısmını okudum,bir kaç güne tamamen bitireceğim..
saygılar.

Teşekkürler sn. tsk-bordo bere ...



“Ey Târihçi Belgen Kadar Konuş!”
Belgesel Bir Teşkilâtı Mahsusa Öyküsü
Cemil Koçak


http://research.sabanciuniv.edu/10/1/3011800000169.pdf